Meryem
bebeği İstanbul'da bırakıp Ankara’ya dönerken uçakta yaşadığım duygu
kargaşasının içinde fark ettim ki beni hüzünlendiren tek şey kuzum ve
kuzusundan ayrılmak değil. Ben aynı zamanda anneanneliği de İstanbul'da bırakıp
bindim uçağa. Ve bütün hücrelerime kadar
mutlu olmamı sağlayan anneannelikten bedenen ayrılmak zorunda olsam da duygusal
olarak ayrılmak istemiyorum. Ankara'da beni bekleyen onlarca kimliğimin yanı
sıra ben hep anneanne kalmak istiyorum. İnsanın dört torunu da gurbette olunca
anneanneliği aynı şehri aynı mahalleyi paylaşan bir nine torun ilişkisi içinde
yaşamak mümkün olmuyor. Dünya telaşı
içinde yavruların cıvıltısı, kokusu, dokunuşu ile ilgili hatıralar yavaş yavaş
silikleşiyor. Hücrelerimi dolduran anneannelik kavramı ne yazık ki yerini başka
dertlere telaşlara bırakıyor; bu da benim canımı acıtıyor. Sanıyorum ben artık
öncelikle anneanne sonra başka bir şeyler olma yaşıma gelmişim. Uçaktan inip
beni karşılamaya gelen sevdiğim adamla beraber evimize giderken iki–üç saat
öncesine kadar ne kadar mutlu olduğumu, sevdiğim adamın yanında olmanın bile o
mutlulukla eşdeğer (az yada çok değil, eşdeğer) olmadığını fark ettim ve
kendi kendime bir karar verdim: Beni bu kadar mutlu eden anneannelik enerjisinin
devam etmesini sağlayacak bir şeyler yapmalıyım.
18 Ocak 2013 Cuma
26 Aralık 2012 Çarşamba
HAYIRLI EVLAT YETİŞTİRMENİN ABC'Sİ
Mustafa İslamoğlu hocanın 2008 yılında
Almanya’nın Köln şehrinde verdiği "Çölde Gül Yetiştirmek" isimli konferansın
videosunu izledim geçenlerde. Defalarca durdurarak ve notlar alarak izlediğim seminerin
zihin ve gönül dünyamda önemli bir yer edinmesinin bence en önemli nedeni, her
ana babanın arzusu olan “hayırlı evlat” yetiştirmek için sunulan formülün
namazın farzlarının üzerine bina edilmesi idi. Neredeyse 40 yıldır namaz kılan, ilahiyatçı kimliğim gereği yaptığım söyleşilerde namazın “nasıl”larından çok
“neden”lerini önemseyen paylaşımlar
yapan ve en az onbeş yıldır çocuk gelişimi ve aile içi iletişim konuları üzerine okuyan, yazan ve seminerler veren
biri olarak bu formülü bu güne kadar göremeyişime, fark edemeyişime şaştım kaldım.
Üzerinde düşünmeye başlayınca fark ettim ki bir ilahiyatçı ve eğitimci
olmanın ötesinde bir anne olarak evlatlarımı büyütürken onlara kazandırmak için
emek verdiğim onlarca güzel davranış namazın bize kazandırmak istedikleri ile
tıpatıp örtüşüyor. Gözümün önündeki sis perdesinin kalkmasına vesile olan Mustafa
İslamoğlu hocaya derin şükran duyarak başladım düşünmeye, yazıp çizmeye.
İslamoğlu hocanın seminerinden
gönlüme düşenleri yıllardır okuduğum,
dinlediğim ve yakın takipcileri olduğum Steven Covey, Daniel Goleman, Leyla
Navaro, Doğan Cüceloğlu, Üstün Dökmen, Esra Savaşan, Kemal Sayar, Nevzat Tarhan,
Ala Elcircevi ve şu an adını hatırlayamadığım
onlarca güzel insanın hayatıma kattıkları ile sentezleyince ortaya çıkanlar beni çok heyecanlandırdı.
“İşte” dedim “yeni kitabımın iskeleti ortaya çıkıyor. Artık elimde son beş-altı
yıldır Türkiye’nin ve dünyanın bir çok farklı yerinde verdiğim seminerleri
kaleme alabileceğim bir formül var”. Meryem
bebek ve annesi ile beraber olduğum o
huzur dolu günlerde fırsat bulduğum her an bilgisayarımın başına geçerek çalışmaya başladım. Bu süreçte formülün her
bir maddesini Rabbimin anne-babasına tertemiz bir yürek, akıl ve bedenle teslim
ettiği ve muhteşem bir gelişim programı yüklediği
Meryem bebeği nelerden korur ve nelerle desteklersek yıllar sonra ortaya "O bizim salih amelimizdir" diyebilecekleri bir evlat çıkar sorusunu cevaplamaya
çalışarak defalarca gözden geçirdim.
9 Aralık 2012 Pazar
UÇAKTAKİ ANNEANNE
Uçaktayım.
Yavrumu ve yavrusunu İstanbul '
bıraktım. Ankara’ya dönüyorum.
Amine'm hamileliğinin kırkıncı haftasını
sürerken gitmiştim İstanbul’a. Anneliğe adım adım yaklaştığı son günlerin
heyecanını beraber yaşadık yavrumla. Gözüm gözünde sorduğum “bir şey var mı?” yavrum sorusu ile
başladık her güne. "Bir şey var mı?" sorusu arkasında “sancılar başladı mı?”
sorusunu saklıyor. Ama içinde sancı kelimesi geçen bir soruyu göz göre göre
sormak biraz ürkütücü geliyor insana.
Beraberliğimizin birinci haftası
biterken sabah namazına uyandığımda yavrum
salonda bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Bu sefer korkarak sordum "bir şey var
mı?” “Evet, galiba” dedi bebeğim ürkek ürkek. Hem aylardır beklediği yavrusuna kavuşma süresinin azalmasının
mutluluğu hem de daha önce hiç
yaşamadığı bir deneyimin başlamasının heyecanı ve kaygısı kaplamıştı yavrumun
yüzünü. Dokuz aydır beklediğimiz an gelmişti ama ikimiz de o anı durdurmak yada
ertelemek arzusu içinde idik. Ben okumalarımı hızlandırırken yavrumun da sancıları
sıklaşmaya başladı. Yıllar önce beraber umre yaptığımız bir kadın doğum uzmanı
doktor hanımın tavsiyesi ile aldığım meryemotunu koydum suya. Doktor hanım “Ot
açılırken rahim de açılıyor. Bilimsel bir açıklaması var mı bilmiyorum ama ben
hastalarımın doğumlarını kolaylaştırdığına ve hızlandırdığına şahitim” demişti.
“Ya Rabbim sen yavrumun yardımcısı ol. Bu zorlu yolculuğu kolay kıl” duaları
ile koydum meryemotunu suya. Hatta kuru dallar çabucacık açılsın diye suyu
biraz ısıttım. Amine'm doğumu kolaylaştırsın diye okuyup hazırladığı suyunu içti yudum
yudum. Furkancığımın desteği, duaların gücü, doktorunun doğru yönlendirmeleri,
Hilal'imin doğum süresince yaptığı koçluk ve Amine'min müthiş çabası ve tabii ki Rabbimin izni ile Meryem bebek aynı gün öğleye doğru doğdu
elhamdulillah.
6 Aralık 2012 Perşembe
TORUNCUKLAR İÇİN ANNEANNE KİTAPLARI
“Annannem
bipab okuuuuu” diye sesleniyor 18 aylık
Azadecik annesine.
Meryem bebek için İstanbul da olmamın
en güzel taraflarından biri de hemen her gün kardeşini ve bebeği görmek için
gelen Hilal'im ve onun yavrusu Azade'm ile beraber olabilmek. Azade şimdi
bir buçuk yaşında.Dünya tatlısı birşey. Kelimeler yarım yarım çıkıyor ağzından ama o kadar çok
nesnenin ismini biliyor ki şaşırmamak mümkün değil. Aslında buna şaşmam anlamsız çünkü
doğduğundan bu yana anne ve babasının
bir gün içinde onlarca kitap okuduğu bir yavrunun çok fazla nesneyi
tanıyor ve isimlendiriyor olmasından normal ne olabilir ki.
Azade de tıpkı diğer torunlarım Selim
ve Amine Elisa gibi hiç televizyon görmeden büyüyen nadir şanslı çocuklardan.
Her iki kızımın evinde televizyon yok. Dolayısıyla çocukların hayatında,
diziler, çizgi filmler, reklamlar yok. Onlar tüm görsel uyaranlarını gün boyu
ellerinden bırakmadıkları kitaplardan ediniyorlar. O nedenle kitap bakmak yada
kitap okutmak o çocuklar için ciddi birer ihtiyaç. Geçen sene sonbaharda Berlin’e
Elif'imi ziyarete gittiğimde Selimciğimle beraber odasındaki kitaplarını
saymıştık. Türkçe Almanca ve İngilizce üçyüz küsür kitabı vardı yavrumun.
Herhalde şimdi bu sayı üç yüz elliyi
geçmiştir. Her biri özenle seçilmiş yüzlerce kitabın arasında altı tanesi var
ki onlar yeryüzünde bir tek Selim de ve
bende var. Benim Selim için
yazdığım/yaptığım özel anı kitapları onlar.
Azadeciğimin “Annannem bipab okuuuuu” diye çığlık atarak annesinden
okumasını istediği kitap da benim Azade
için yazdığım kitaplar. Onların adı “ananem bipab” .
Azade
o kitapları çok seviyor çünkü kitabın kahramanlarını çok yakından tanıyor.
Anneannenin kitabının kahramanları dayılar, kuzenler, dedeler, nineler ve en önemlisi kendisi.
Anneannenin kitabının kahramanları dayılar, kuzenler, dedeler, nineler ve en önemlisi kendisi.
4 Aralık 2012 Salı
KÜÇÜK AYAKLAR PEMBE PATİKLER
Meryem bebeğe Elif halası pembe bir patik örmüş.
Öyle bildiğimiz yün bebek patiği değil bu patikler, hanım hanımcık, küçültülmüş ayakkabı gibi bir şeyler.
Öyle bildiğimiz yün bebek patiği değil bu patikler, hanım hanımcık, küçültülmüş ayakkabı gibi bir şeyler.
Meryem bebek uyuyor ben de yanı başında duran patikleri
seyrediyorum.
İçimdeki ses; uyusun da büyüsün, tıpış tıpış yürüsün yavrum diyor.
Yürüsün de ayakkabılar giysin yavrum. Ayakkabılar giysin de yürüsün.
Yürüsün de ayakkabılar giysin yavrum. Ayakkabılar giysin de yürüsün.
Rabbim izin verirse 9-10 aya kalmaz
ilk ayakkabılarını giyersin bebeğim. Bileklerini sıkı sıkı tutan ayakkabılarla
yeryüzünde ilk adımlarını kollarını açıp seni bekleyen anne ve babana doğru
atarsın inşallah.
Daha sonra özgürlüğe doğru atılır
adımların. Birkaç adım atıp bakarsın arkana. Hem seni heyecan ve gururla
izleyen anne ve babandan bağımsız olmak ister yüreğin hem de, ihtiyacın olduğu
anda, seslendiğinde bir adımda seni tutacak kadar yakınında olmalarını umarsın.
Bir gün spor ayakkabı alırlar sana
ve “attı” diye çığlıklar atarak toplara vurursun inşallah. Parka giderken
giydirir anneciğin cırt cırtlı spor ayakkabını. Kum havuzunda oynarken
ayakkabılarının içine dolan kumları çıkartmak için kolayca açarsın cırtları.
İnşallah bir de kırmızı lastik
çizmelerin olur bebeğim. Yağmurda
biriken sulara “şap” diye girer, yol kenarında oluşan çamurlara “şlap” diye
basarsın onlarla.
2 Aralık 2012 Pazar
MOR MENEKŞELİ KUNDAK
Meryem bebeği hastaneden eve getirdikten sonra Mehmet
dedesinin 57 yıl önce bebekken sarıldığı kundakla sardık sarmaladık. Kayınvalidemin
gencecik bir gelinken kanaviçe mor menekşeler işleyerek süslediği pamuklu kundağın
içinde mışıl mışıl uyudu bebiş.
Onu seyrederken ilk yavrumu Hilal’imi doğurduğum
günleri hatırladım. Annem (kayınvalidem)
birçok defalar bebeği kundaklarsak elini kolunu sallayarak kendini rahatsız
etmeyeceğini daha rahat uyuyacağını söylemişti ama ben her defasında şiddetle
reddetmiştim kadıncağızın teklifini. Kundak gibi iptidai bir şeyle çocuğumu
sıkıştırıp rahatsız edemeyeceğimi ifade etmiştim türlü türlü kelimelerle. O da
bana “kızım ben kocanı böyle büyüttüm. Aslan gibi oldu maşallah “ derdi. Şimdi
durup düşünüyorum da neydi itiraz ettiğim. Kundak mı? Gelenek mi? Kayınvalidemin annelik becerileri mi? Anadolu’nun
küçük bir kasabasında yaşamış, sevdiğim adamı orada doğurmuş ve oranın
şartlarına göre büyütmüş bir kadının benim gibi şehirli, üniversite okuyan,
hamileliği süresince batılı çocuk doktorlarının yazdığı onlarca kitabı yutmuş entelektüel
(!) bir kadına akıl vermesine dayanamıyordum herhalde. Aslına bakarsanız önerilerini önemsemediğim
tek insan kayınvalidem değildi annemin bebeğimle ilgili söylediklerini de çok
dikkate aldığımı söyleyemem. Onun beni büyüttüğü günlerden bu yana koskoca 22
yıl geçtiği için şehirli annemin aktardığı deneyimleri de önemsemiyor
doktorların bu süre zarfında en doğru bilgiye vardıklarına inanıyordum herhalde.
1 Aralık 2012 Cumartesi
MUHYİDDİN ŞEKUR DAN GÖNLÜME DÜŞENLER
Muhyiddin Şekur Hocayı dinledim dün gece.
Kızımı ve taze
bebeği dünürüme emanet edip, isil isil yağan yağmurda ıslanmayı, akşam
trafiğinde otobüste zorlu bir yolculuk yapmayı göze alarak düştüm yollara. İyi ki gitmişim.
Su üstüne yazı yazmak” ve “Gölgeler Kolidoru” nun yazarı Amerikalı Psikoloji profesör Üsküdarda
Meridyen derneğinin çalışmalarını yürüttüğü Sandıkçı dede tekkesinde, yüzyıllarca zikir
meydanı olarak değerlendirilen ve üç dervişin sandukasının kapıdan girenlere ”Huu”
dediği salonda yaptı konuşmasını.
“Ben kimseye bir şey öğretmek amacı ile
yazmadım bu kitapları, imanımı güçlendirme, insan olma yolculuğumda yaşadığım
deneyimleri öncelikle kendim için kaleme almıştım daha sonra Allah nasib etti
ve basıldılar “diye başladı konuşmasına ve devam etti “ Eğer benim
deneyimlerimi okuyorsanız bir hedefiniz olmalı. Bu kitabı okuduktan sonra kendi
potansiyelinizi yakalamak ve geliştirmek için kapamalısınız kitabın kapağını.” Hepimizin
sema yapışlarını hayranlıkla izlediğimiz Mevlevi dervişlerinden hareketle güzel
bir örnek verdi hoca “bir sema törenine gittiğinizde dervişlerin
dönüşleri, açılan tennureleri, fondaki
ney müziği hepsi sizi çok etkiler. Huşu içinde izlersiniz onları ama tören
bittiğinde siz yalnızca izleyen olarak kalırsınız. Orada dönen ve sema yapmış
olan dervişlerdir. İzlemek yapmak demek değildir. Dönen olun”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





